|
KURAN’DA ÇELİŞKİ YOKTUR GİRİŞ: Günümüzden 14 asır önce Kuran peygamberimize vahyedilmiştir. İlk inişinden bugüne kadar milyarlarca insan Kuran’ın Allah katından olduğuna iman etti ve hayatlarını buna göre düzenlediler. Kuran’ın sahip olduğu üslup, içindeki bilimsel ayetler, matematiksel mucizeler, toplumsal kanunlar hakkında verilen bilgiler ve insan psikolojisi hakkında bulunan yorumlar ile bir çok yönüyle ilahi bir kitap olduğunu ortaya koymaktadır. Bunların dışında Kuran’ın Allah katından olmasının en büyük delili kitapta da belirtildiği gibi içinde hiçbir çelişki olmamasıdır: 4/82- Onlar hâlâ Kuran'ı iyice düşünmüyorlar mı? Eğer o, Allah'tan başkasının katından olsaydı, kuşkusuz içinde birçok aykırılıklar (çelişkiler, ihtilaflar) bulacaklardı. Kuran’ın bu meydan okumasına karşı bazı iddialar da bulunulmaktadır. Ayetler arasında bir çelişkinin bulunduğu iddia edilmeye çalışılmaktadır. Özellikle bu yönde hazırlanmış ve içinde bazı sözde çelişkilerin bulunduğu iddia edilen bir liste internet ortamında forumlarda dolaşmakta. Listede bulunan iddialar bir çelişki olarak toplu halde veya ayrı ayrı da dillendirilmeye çalışılmaktadır. Bu çalışmada ortaya atılan iddialar tek tek ele alınmakta ve çelişki iddiaları değerlendirilmektedir. Bu değerlendirmeleri okuduğunuzda çelişki diye ortaya atılan bu sözlerin, gerçek dışı iddialar olduğu görülecektir. Kimi iddiada ayette söylenen gerçekler ya saptırılmaya çalışılmış, yada farklı yorumlarla gerçek anlamı dışında sonuçlara ulaşılmaya çalışılmıştır. Meal hatalarından yola çıkılarak yapılan bazı yorumlarda çelişki olduğu iddia edilse de, gerçek anlamlarına ulaşılınca böyle bir çelişkinin olmadığı açıkça ortaya çıkmaktadır. Şimdi bu iddialar ve cevaplarını teker teker görelim: 1-Kaç tane melek Meryem’le konuşuyordu? Meryem’in meleklerle konuştuğundan bahsedilen ayetlerde bir yerde tek melek olduğu diğer yerde çoğul olduğu dolayısıyla bu iki ayet grubu arasında bir çelişki oluştuğu iddia edilmektedir. Bu iddianın doğrusunu öğrenmek için ilk önce ayetlere bakalım: Sonra onlardan yana (kendini gizleyen) bir perde çekmişti. Böylece ona ruhumuz (Cibril'i) göndermiştik, o da, düzgün bir beşer kılığında görünmüştü. Demişti ki: "Gerçekten ben, senden Rahman (olan Allah)a sığınırım. Eğer takva sahibiysen (bana yaklaşma)."Demişti ki: "Ben, yalnızca Rabbinden (gelen) bir elçiyim; sana tertemiz bir erkek çocuk armağan etmek için (buradayım)." ( 19 Meryem Suresi, 17/19) (Zekeriya) "Rabbim, bana bir alamet (ayet) ver." dedi. "Sana alamet, işaretleşme dışında, insanlarla üç gün konuşmamandır. Rabbini çokça zikret ve akşam sabah O’nu tesbih et." dedi. Hani melekler: "Meryem, şüphesiz Allah seni seçti, seni arındırdı ve alemlerin kadınlarına üstün kıldı," demişti. "Meryem, Rabbine gönülden itaatte bulun, secde et ve rüku edenlerle birlikte rüku et." ( 3 Ali İmran 41/43) bu iki ayet grubu okunduğunda farklı iki olay anlatıldığı görülmektedir. Meryem suresindeki ayetlerde Meryem’in Cebrail ile karşılaşmasında söz edilir. Ali İmran suresindeki ayetlerde ise anlatılan farklı bir olaydır. Bu başka bir yerde, başka bir zamanda Meryem ile meleklerin konuşmasından söz edilmektedir. Dolayısıyla bir yerde çoğul meleklerden söz edilmesi diğer yerde ise tek ruhtan ( Cebrail) söz edilmesi arasında bir çelişki yoktur. 2-Allah’ın bir günü dünyadaki kaç güne eşittir? (1000 yıl mı 22/47 , 32/5 50000 yıl mı 70/4 ) Herhalde ayetler okunurken sadece rakamlara odaklanıldığından ve rakamlar arasında bir fark bulunduğundan bir çelişki varmış gibi gözüküyor. Oysa ayetler dikkatli okunursa ortada bir çelişki yoktur. Çünkü ayetlerde anlatılan zamanların dışında olaylarda farklıdır. Olaylar farklı olduğu için, zamanların farklı olması son derece doğaldır. Şimdi bu ayetleri bir daha dikkatli bir şekilde okuyalım: Gerçekten, senin Rabbinin katında bir gün, sizin saymakta olduklarınızdan bin yıl gibidir. ( 22 Hac, 47) Burada Allah katında bir gün insanların saymakta olduğu bin yıl gibi olduğu bildiriliyor. İkinci ayet şöyle: Gökten yere her işi O evirip düzene koyar. Sonra (işler,) sizin saymakta olduğunuz bin yıl süreli bir günde yine O'na yükselir. (32 Secde Suresi , 5) Burada bildirilen ise işlerin bizim saymakta olduğumuz bin yıl süreli bir günde Allah’a yükseleceğidir. Burada dikkat edilecek nokta olaya konu olan şey “iş”lerdir. Yani yükseldiği söylenen “iş”lerdir.Üçüncü ayet ise şöyle: Melekler ve Ruh (Cebrail), ona, süresi elli bin yıl olan bir günde çıkabilmektedir. (70 Mearic Suresi, 4) Burada ise “meleklerin ve ruhun” ona elli bin yıl süreli bir günde çıkabildiği bildirilmektedir. Şimdi önceki ayette dikkat ederseniz yükselen “iş”lerdir. Bunlar bin yıl olan bir günde çıkarlar. Son ayette olan ise yükselen “melekler ve ruhtur”. Yani iki farklı sürenin söz konusu olması iki farklı nesneden kaynaklanır. Birincisinde “iş” lerdir. İkincisinde ise “Melekler” ve “ruh”tur. Burada şunu sorabilirsiniz, bizim için bir gün nasıl işler için bin yıl ve melekler için 50 bin yıl sürer? Burada da zamanın izafi olmasıyla ilgili bir gerçek saklıdır. İzafiyet teorisi bize zamanın da izafi olduğunu söyler. Bir cismin hızı arttıkça onun için zaman yavaşlar. Bu teorik ve deneysel olarak ta ispatlanmış bir gerçektir. Yapılan bir deney var. İki tane çok hassas atom saati alınıyor. Birisi yüksek hızlı bir uçağa konuyor diğer ise yerde tutuyor. Uçak bir süre uçup döndüğünde uçaktaki saat yerdekine göre biraz daha yavaş ilerlemiş olduğu görülüyor. Hızlar arttıkça zaman daha da yavaşlar. Örneğin 30 yaşında iki ikiz kardeş düşünelim. Birisini bir uzay gemisine koyalım. Işık hızında yada buna yakın bir hızla bu uzay gemisinin bir saat gittiğini düşünelim. Bu gemi dünyaya geri döndüğünde gemideki kişi için zaman sadece bir saat olsa da, yeryüzünde geçen zaman 30-40 yıl boyutunda bir zaman olacaktır. Uzay gemisindeki ikiz kardeş hala 30 yaşında iken, yeryüzünde yaşayan ikiz kardeş 60 yaşına gelmiş olacaktır. Yani bu durumu ifade edersek, geçen süre yeryüzündekine göre 30 yıl süren bir saatlik bir gemi yolculuğu söz konusudur. İşte buradaki ayetlerde sizin için 50 bin yıl olan bir gün de çıkar ifadesi bunu anlatmaktadır. İnsanlar için geçen süre 50 bin yıl iken son derece yüksek hızda hareket eden birisi için bu sadece bir gün olacaktır. Melekler 50 bin yıl olan bir günde çıkarlarken, işler ise bin yıl süreli bir günde çıktığı ayetlerden bildirilmektedir. Örneğin hızların değişik olduğu iki cisim düşünün. İkisi de kendileri açısından aynı süre hareket etseler de hızları farklı olduğu için onlara göre yeryüzünde geçen süre daha yavaş olacaktır. Şöyle düşünün iki uzay gemisi olsun. Birisi saniyede 300.000 km hızla hareket etsin, diğeri ise 200.000 km hızla hareket etsin.( İkisi de bir gün yol aldığını düşünelim). İkisinin de bir gün yol aldığını düşünürsek, Dünyaya döndüklerinde, 2000.000 km hızla hareket eden gemidekiler bin yıl sonrasına geri dönerlerken, yani dünyaya geldiklerinde kendileri için gemide geçen zaman bir gün olmasına rağmen yeryüzündeki zamana göre geçen süre bin yıldır. 300.000 km hızla hareket edenler 50 bin yıl sonrasına geri dönmüş olurlar. İkisi de gemide bir gün zaman geçirmelerine rağmen hızlar farklı olduğundan dünyada geçen süre de farklı olacaktır. Çünkü hız arttıkça gemidekine göre zaman yavaşlarken, yeryüzünde zaman daha da hızlı akar. Soruna tekrar dönecek olursak. Allah katında bir gün bizim saydığımız bin yıl gibidir. Fakat meleklerle ilgili ayette ise farklı bir şey anlatılıyor. Onlar ise 50 bin yıl olan bir günde yükselirler derken, burada başka bir hareket var. Yüksek hızla hareket edildiği düşünülürse zamanın dünyaya göre daha hızlanacağı açıktır. Yani iki ayette farklı şeyler anlatılmaktadır. Burada Vurgulamak istediğimiz nokta zamanın izafi olduğunu göstermek ve hareket edene göre zaman yeryüzündeki zamana göre farklı işleyeceğidir. Yoksa Melekler belli bir yönde ve 3 boyutlu evrende hareket etmesi gibi bir iddia yoktur. Farklı bir boyutta ve yönde de hareket ediyor olabilirler. Bir de burada meleklerin sürekli Allah katına çıkıp çıkmadıkları sorulabilir. Buna da Kadir suresindeki ayetler cevap vermektedir. Kadir gecesi, bin aydan daha hayırlıdır.Melekler ve ruh, onda Rablerinin izniyle her bir iş için inerler. ( Kadir Suresi, 3-4) Bu ayetten anlaşılacağı gibi melekler ve ruh tüm işler için kadir gecesi olarak adlandırılan bir gecede inmişlerdir. Sürekli bir gidiş geliş söz konusu değildir. 3-Ölürken ruhu kim alır? Bu iddiaya göre bazı ayetler insanların canlarını alan olarak de tek bir melekten söz edilirken, bazı ayetlerde ise bir çok melekten söz edildiği, dolayısıyla iki ayet arasında çelişki olduğudur. Ayetlere bakarsak ortada bir çelişkinin olmadığı daha rahat anlaşılacak.Secde suresindeki ayet şöyledir: De ki: "Size vekil kılınan ölüm meleği, hayatınıza son verecek, sonra Rabbinize döndürülmüş olacaksınız." ( 32 Secde, 11) Burada vekil kılınan ölüm meleğinden söz ediliyor. Yani herkesin ölüm meleği bir tanedir. Herkese tek melek vekil kılınmakta ve o melek bizzat canı almaktadır. Bu yüzden buradaki ölüm meleği ifadesi tekil. Muhammed suresindeki ifade ise şöyledir: Öyleyse melekler, yüzlerine ve arkalarına vura vura canlarını aldıkları zaman nasıl olacak? ( 47 Muhammed Suresi, 27) Burada canları alınan bir çok inkarcıdan söz edilmektedir. Onların canlarını alanda bir çok melek vardır. Her biri için vekil kılınmış ölüm meleği farklı olduğu için çoğul bir ifade burada kullanılmıştır. Bu ayetlerde geçen tekil ve çoğul ifadeyi daha iyi anlamak için şöyle bir cümleyi örnek verebiliriz. “Müdür, tüm öğrencilerin kendi sınıfları için tayin edilmiş öğretmenin( Bu tekildir) yanında durmasını istedi. Öğrencilerde öğretmenlerinin ( Bu da çoğuldur) yanına gittiler.” Görüldüğü gibi ilk öğretmen ifadesi tekil çünkü öğrencilerin yanında durması gereken öğretmek her sınıf için belli ve tek öğretmen. Ama genel olarak çok öğretmen vardır. Türkçe örnek olarak verdiğim bu cümle yapısının arapçada olmadığı düşünülebilir. Fakat bu yapı arapçada da aynıdır. Benzer mantıkta Kuran’da kullanılmış bir cümleyi örnek verebiliriz: 16/36- Andolsun, biz her ümmete ( tüm ümmetler- küllü ümmatin): "Allah'a kulluk edin ve tağuttan kaçının" (diye tebliğ etmesi için) bir elçi ( resulen) gönderdik. Burada “bir elçi” diye çevrilen kelime “resulen” kelimesidir. Yani “bir” ifadesi yoktur. Sadece tekil elçi (resulen) ifadesi vardır. Burada ümmet kelimesi çoğuldur. ( Küllü ümmatin). ( ümmet tekil ümmat çoğuldur) Her ümmete ayrı ayrı resuller gönderilmiştir. Gördüğün gibi ümmetler çoğulken her ümmete mahsus bir elçi geldiği için o tekildir. Dolayısıyla yukarıdaki iki ayet arasında bir çelişki olmadığı açıktır. Allah’ın canları almasına gelince; tekrar 32 Secde Sure’sinin 11 ayetine geri dönecek olursak bu konu da netliğe kavuşacaktır. Allah ölüm meleklerini canları alması için vekil kıldığını bu ayette bildirilmektedir: De ki: "Size vekil kılınan ölüm meleği, hayatınıza son verecek, sonra Rabbinize döndürülmüş olacaksınız." ( 32 Secde Suresi, 11) Yani Allah insanların ne zaman öleceğine karar verir. Onların canlarını alan temelde Allah’tır fakat ölüm melekleri vasıtasıyla canlarını alır. 4-Yer ve gök kaç günde yaratılmıştır? Bir çok ayette göklerin ve yerin 6 günde yaratıldığından söz edilir. Fussilet suresinde ise göğün ve yerin yaratılış ve düzenlenme safhalarından söz edilirken toplam 8 günün ortaya çıktığı öne sürülmekte ve bunun çelişki olduğu düşünülmektedir. Oysa belirtilen yaratma aşamalarının yanlış hesaplanması sonucundan ötürü çelişki var gibi görünmektedir. Eğer ayetteki ifadeler dikkatli okunursa yaratılış kısmının sadece 6 günde olduğu anlaşılacaktır. Şimdi Fussilet Suresindeki ayetleri görelim: De ki: "Gerçekten siz mi yeri iki günde yaratanı inkâr ediyor ve O'na birtakım eşler kılıyorsunuz? O, alemlerin Rabbidir." Orda (yerde) onun üstünde sarsılmaz dağlar var etti, onda bereketler yarattı ve isteyip-arayanlar için eşit olmak üzere ordaki rızıkları dört günde takdir etti. Sonra, duman halinde olan göğe yöneldi; böylece ona ve yere dedi ki: "İsteyerek veya istemeyerek gelin." İkisi de: "İsteyerek (İtaat ederek) geldik" dediler. Böylece onları iki gün içinde yedi gök olarak tamamladı ve her bir göğe emrini vahyetti. Biz dünya göğünü de kandillerle süsleyip-donattık ve bir koruma (altına aldık). İşte bu, üstün ve güçlü olan, bilen (Allah)'ın takdiridir. ( 41 Fussilet Suresi, 9/12) Burada 9. ayette yerin yaratılmasının iki günde olduğu bildirilmektedir. 10. ayette ise dağların ve besinlerin takdir edilmesinin 4 günde olduğu söylenmektedir. Yerin ve göğün yaratılış süreci beraber gerçekleşmiştir. Allah göklerin ve yerin birlikte iken onları birbirinden ayırdığını ayette bildirmektedir: O inkâr edenler görmüyorlar mı ki, (başlangıçta) göklerle yer, birbiriyle bitişik iken, biz onları ayırdık …… (21 Enbiya Suresi, 30) Yer yaratıldığında gökte diğer yandan aynı zamanda yaratılmaktadır. 11. ayete bakarsanız burada sonra duman halinde olan göğe yönelindiğinden söz edilir. Bu ifadeden de anlaşılacağı gibi bir gök vardır. Daha önceden var edilmiştir. Dolayısı ile bundan sonra bir yaratma söz konusu değildir. 12. ayete bakılırsa burada var olan göğün 7 kat olarak düzenlendiğinden söz edildiği görülecektir. Bu ayette geçen ifade yaratmaktan farklıdır. Yaratmak için “haleke” fiili kullanılırken, bu ayette geçen kelime farklıdır. Bu kelime karşılığı yaratma değil düzenleme anlamına gelen “Qadeye” kelimesidir. Yani burada yaratılmış var edilmiş bir şeyin daha sonradan düzenlenmesi söz konusudur. Bu düzenleme 2 gün sürmüştür. Bu bir yaratılma değil bir düzenlemedir sadece. O yüzden 6 günde yaratmanın dışında bir süreci ifade eder. Yaratılmanın olduğu kısım 9 ve 10. ayete bildirilen 6 günde tamamlanmıştır. Dolayısıyla yaratmanın 8 gün sürmesi söz konusu değildir. Yukarıda ki ayetlere göre düşünülürse, ilk iki günde yer yaratılmaya başlanmıştır. Sonraki dört günde yeryüzündeki dağlar oluşmaya başlarken bir yandan da atmosfer oluşmaya başlamıştır. Bu esnada yeryüzünde ilk besinlerin de oluşmaya başlandığı anlaşılmaktadır.Bu besinleri günümüzdeki bitkiler vs olarak düşünmemek gerekir. Bu ilk canlılığın yeryüzünde oluşmaya başlanmasıdır. Bu süreç 4 gün sürmüştür. Toplam olarak yerlerin ve göklerin yaratılması bu 6 günde meydana gelmiştir. Burada yaratma süreci bitmiş ve düzenleme süreci başlamıştır. Son iki günde ise daha önceden var olan, yaratılmış olan gökyüzünün günümüzde olduğu gibi 7 kat olarak düzenlenmesidir. 5-Gök mü yer mi önce yaratıldı? Naziyat ve Fussilet suresinde geçen ifadelerden yola çıkarak iki farklı yerde yerin ve göğün yaratılışıyla ilgili farklı bir sıralamanın olduğu iddia edilmektedir. Bu farklılığın bir çelişki olduğu söylense de, gerçek iddia edildiği gibi değildir. Aslında yerler ve göklerin yaratılmasında bir sıralama yoktur. İkisi de aynı anda yaratılmıştır. Enbiya suresindeki bir ayette şöyle bildirilmektedir: O inkâr edenler görmüyorlar mı ki, (başlangıçta) göklerle yer, birbiriyle bitişik iken, biz onları ayırdık …… (21 Enbiya, 30) Görüldüğü hem gök hem de yer birlikte varlardır. Yaratılışlarında bir sıralama olmadığı gibi birlikteyken ayrılma söz konusu olmuştur. Diğer ayetler de dikkatli okunduğunda. Böyle bir sıralama yapılmadığı görülecektir. İlk önce Fussilet suresindeki ayetlere bakarsak bunu daha iyi görebiliriz. Orda (yerde) onun üstünde sarsılmaz dağlar var etti, onda bereketler yarattı ve isteyip-arayanlar için eşit olmak üzere ordaki rızıkları dört günde takdir etti. Sonra, duman halinde olan göğe yöneldi; böylece ona ve yere dedi ki: "İsteyerek veya istemeyerek gelin." İkisi de: "İsteyerek (İtaat ederek) geldik" dediler. (41 Fussilet Suresi, 10/11) 10. ayete bakarsak yerin yaratılmasından söz edilir. 11. ayette ise “sonra duman halinde göğe yöneldi” ifadesi vardır. Yani burada göğün daha sonradan yaratılması söz konusu değildir. Gök zaten vardır. Olan duman halindeki göğe yönelmedir. Eğer 11. ayete bakarsanız konu şöyle devam eder: Böylece onları iki gün içinde yedi gök olarak tamamladı ve her bir göğe emrini vahyetti. Biz dünya göğünü de kandillerle süsleyip-donattık ve bir koruma (altına aldık). İşte bu, üstün ve güçlü olan, bilen (Allah)'ın takdiridir. ( 41Fussilet Suresi, 12) Burada duman halinde var olan gök yerin yaratılmasından sonra 7 kat gök olarak tabaklandırılmasıdır. Yeni bir yaratılış söz konusu değildir.Sadece düzenleme söz konusudur. Şimdi atmosferin oluşumuyla ilgili bilimsel teorilere bakarsak bu ifadenin onunla örtüştüğünü de görürüz. Sadece şunu söyleyeyim, atmosferin ilk başta duman halinde olması daha sonradan tüm atmosferin 7 değişik katman şeklinde şekillendiğini bilimsel teorilerde zaten ifade edilmektedir. Şu anda atmosferimizde ayette bildirildiği gibi 7 ayrı katmandan oluşmaktadır. Bu ayetlerdeki anlatımlar bilimsel gerçekler açık bir şekilde ifade edilmektedir. Naziyat suresindeki ayetlere bakarsak da benzer bir durum olduğunu görürüz. Burada göğün yaratılmasından bahsedilir. Bunlar anlatıldıktan sonra ise yer ile ilgili şöyle bildirilir: 'Bundan sonra da yeryüzünü düzenledi.'(79 Naziat-30) Burada da yerin yaratılmasından söz edilmez. Zaten yer vardır. Burada söz edilen yerin düzenlenmesidir. Yani bir yaratılış yoktur. Naziyat ve fussilet surelerindeki ayetlerde anlatılan yer ile gökler birlikte yaratılmıştır. Daha sonra da yer ve gök düzenlenmişlerdir. Fussilet Suresinin 11. ayetinde yerlerin ve göklerin birlikte hareket etmesi “böylece ona ve yere dedi ki: "İsteyerek veya istemeyerek gelin." İkisi de: "İsteyerek (İtaat ederek) geldik" dediler.” Böyle ifade edilir. Yine yerin ilk oluşumuyla ilgili bilimsel çalışmalara bakılırsa, tüm kıtaları birlikte tek bir kara parçası olduğu daha sonra karaları oluşturan tabakaların hareket ettiği, bu hareketler sırasında kıtaların birbirinden uzaklaşarak yeryüzünde yayıldığı, dağların zaman içinde şekillendiği anlatılır. Konuyu fazla dağıtmamak için o kısımdan fazla söz etmek istemiyorum. Sadece yerin yayılmasıyla ilgili şu ayeti belirteyim: Yeri de Biz döşeyip-yaydık; ne güzel döşeyici(yiz).(51 Zariyat, 48) Bu ayette de bu bilimsel gerçek ifade edilmektedir. Görüldüğü gibi iki grup ayette göklerin ve yerin yaratılmasının birbirinden önce yada sonra yaratıldığı söylenmez. Burada bahsedilenler yaratılmış olan göğün ve yaratılmış olan yerin düzenlenmesidir. Bu düzenlenme de tıpkı bilimsel araştırmalar sonucunda ortaya çıkan gerçeklerde de söylendiği gibi oluşmuş olmasıdır. Bu ayetler de bırakın çelişki olmasını, ancak son yüzyılda ortaya çıkan bilimsel gerçekler ifade edilmektedir. 7-Allahtan başka şefaat edecek var mıdır? Hesap günü kimse kimseye kurtarıcı anlamında şefaatçı olamayacaktır. Yani Allah’ın cehennemlik olarak hüküm verdiği bir kişiyi, herhangi bir kişinin şefaat ederek kurtarması söz konusu değildir. Ayetlerde bu açıkça bildirilmektedir. Ve hiç kimsenin hiç kimse adına bir şey ödeyemeyeceği, hiç kimseden fidye alınmayacağı ve hiç kimsenin şefaatinin kabul edilmeyeceği ve yardım görülmeyeceği bir günden sakının.( 2 Bakara Suresi, 123) Rablerine (götürülüp) toplanacaklarından korkanları onunla (Kur'an'la) uyarıp-korkut; onlar için ondan başka ne velileri vardır ne şefaatçileri. Umulur ki korkup-sakınırlar. (6Enam Suresi, 51) Ve yine din gününü sana bildiren şey nedir? Hiç bir nefsin bir başka nefse herhangi bir şeye güç yetiremeyeceği gündür; o gün emir yalnızca Allah'ındır. (82 İnfitar, 18-19) Zuhruf suresindeki ayette ise yukarıda anlatılan mantığın tersine bir bilgi içermez. Bu surede geçen ayet söyledir. O'nun dışında taptıkları şefaatte bulunmaya malik değildirler; ancak kendileri bilerek hakka şahidlik edenler başka. (43 Zuhruf,86) Burada olan şefaat sadece şahitlik etmek yönündedir. Yani bu ayette söylenen şahitlik dışında bir kişinin cehennemden kurtarılması gibi bir durum söz konusu değildir. Bir kişi zaten cennetlikse bu yönde şahitlikte bulunulabilirken, zaten yaptığı doğru davranışlardan başka bir şeyle karşılık görmeyecektir. 8-Şer-kötülük Allah’tan mı gelir? Bu konuda eleştiri yapılmaya çalışılan Nisa Suresindeki iki ayettir. İlk başta bu ayetlere bakalım: Her nerede olursanız, ölüm sizi bulur; yüksekçe yerlerde tahkim edilmiş şatolarda olsanız bile. Onlara bir iyilik dokunsa: "Bu, Allah'tandır" derler; onlara bir kötülük dokunsa: "Bu sendendir" derler. De ki: "Tümü Allah'tandır." Fakat, ne oluyor ki bu topluluğa, hiç bir sözü anlamaya çalışmıyorlar? Sana iyilikten her ne gelirse Allah'tandır, kötülükten de sana ne gelirse o da kendindendir. Biz seni insanlara bir elçi olarak gönderdik; şahid olarak Allah yeter. (4 Nisa Suresi, 78/79) 78. ayette tümü Allah katındandır derken, 79. ayete ise kötülüklerin kendinden olduğu bildirilmektedir. Bu iki mealde mana aynı gibi gözükürken, orijinal arapçasında birbirinden farklı olarak geçen bir kelime vardır. 78. ayete tümü Allah’tandır derken burada Arapça “ indi” (tarafından) kelimesi geçer. Fakat 79 ayette bu kelime geçmez. Bu kelime önemli bir anlam farkı ortaya çıkartır. Her şey Allah tarafından ( indi Allah) dır. Her şey sonuçta Allah’ın dilemesi ve takdiriyledir. Başlara gelen kötülükler ise kendi elleriyle kazanılması sonucundadır. Örneğin bir insan elini ateşe soksa eli yanar. Elinin yanması Allah’ın yarattığı kanunlar gereğidir. Fakat elini yakan buna elini sokandır. Sorumluluk elini sokan insandandır ama onun elini yakan bu doğa kanunlarını yaratan Allah’tır. 9-Ahirette insanların aralarında konuşma olacak mı? Bu konudaki iddia ile ilgili ayetler okunsa durum açıkça anlaşılacaktır. Kimi kimine dönüp sorarlar; (52 Tur Suresi, 25) Kimi kimine yönelmiş olarak birbirlerine soruyorlar: ( 37 Saffat Suresi, 27) Böylece Sur'a üfürüldüğü zaman artık o gün aralarında soylar (veya soybağları) yoktur ve (üstünlük unsuru olarak soyluluğu veya birbirlerine durumlarını) soruşturmazlar da. (23 Mümminun Suresi, 101) Görüldüğü gibi Cennet halkı birbiriyle konuşmasından ilk iki ayette söz edilirken, Müminun suresinin 101 . ayetinde ise insanların soyları hakkında soruşturulmadığı söylenir. Yani bu ayette insanlar kendi aralarında konuşamazlar diye bir açıklama yoktur. Ayrıca 52/25 de bulunulan ve konuşmanın olduğu yer cennettir. Oysaki 23/101 de henüz cennete girilmemiş sadece sura üfürülmüştür. Sur’a üfürüldükten sonra artık dünyada önemli olarak kabul edilen bir çok değerin hiçbir anlamı kalmayacaktır. Hangi ırktan olduğu, yada ne kadar varlık sahibi olunduğu hiç kimse için bir anlam ifade etmez Sadece bazı kelimelerdeki benzerlikler kullanılarak ve anlamlar kaydırılarak saptırmalar yapılmaya çalışılsa da, bu iki farklı ayetler arasında hiçbir çelişki yoktur. 10-Hüküm gününde inkar edenlerin kitapları hangi tarafından verilir? Cehennem ehlinin hesap günü kitaplarının verilmesiyle ilgili ayetlerde bir çelişki olduğu iddia edilmektedir. İnşikak ve Hakka suresindeki bu konuyla ilgili ayetler şöyledir: Kimin de kitabı ardından verilirse, ( 84 İnşikak Suresi, 10) Kitabı sol eline verilen ise; o da, der ki: "Bana keşke kitabım verilmeseydi." ( 69 Hakka Suresi, 25) İnşikak suresinin 10. ayetinde kitabı ardından verilenlerden söz edilmektedir. Burada cehennem ehlinin kitabının arkalarından uzatıldığı anlaşılmaktadır. Hakka suresinin 25. ayetinde ise kitabın cehennem ehlinin sol ellerine verileceği söylenmiştir. Bu iki ayet arasında hiç bir çelişki yoktur. Birinde kitabın uzatıldığı yön yani arkalarından uzatılmasından söz edilmiştir, diğerinde ise kitabın cehennem ehlinin sol ellerine verilmesinden söz edilmektedir. Yani cehennem ehlinin kitabı arkalarından uzatılarak sol ellerine verilecektir. Çelişki bir yana iki ayette söylenen ifadeler birbirini tamamlamaktadır. 12-Kuran saf arapçadır. Ancak neden kuran içerisindeki bazı kelimeler arapça kökenli değildir? Kuran apaçık arapça bir kitaptır. Yani Arap dilini bilen herkes Kuran’da söylenenleri anlarlar. Kuran’da Arap diline daha önceden başka dillerden geçmiş kelimeler olabilir ama bunlar da zaten Arapça dır. Arapça dilinde olan kelimelerdir. Burada dil bilimi düşünülmeden, sadece bir iddiada bulunmak için ortaya atılmış bir suçlama vardır. Bu özellik sadece arap dilinde değil her dilde vardır. Her dile başka dillerde kelimeler geçer ve bu dile yerleşir. Aynı şey Türkçe’de de geçerlidir. Örneğin “ Kemal final imtihanında kopya çektiği için fakülte konseyi kararıyla üniversiteden uzaklaştırıldı”. Bu cümle Türkçe bir cümledir. Her okuyan bu cümleyi anlar fakat bu cümledeki kelimelerin tamamına yakını başka dillerden Türkçeye geçmiş kelimelerdir. Kelimelerin başka dillerden geçmiş olması bu cümlenin Türkçe olmadığı anlamına gelmez. Aksine bu cümle içindeki kelimelerin hemen hemen hepsi yabancı dillerden geçmiş kelimeler olsa da, herkesin anlayabileceği açık bir türkçedir. Kuran’da bu şekilde anlaşılır bir Arapça ile yazılmış bir kitaptır. Ayetlerde de Kuran’ın bu yönü açıkça vurgulanmaktadır. 13-Allah hem adalet bakımından hem de hüküm bakımından verdiği sözleri zaman içerisinde değiştirebilir mi? Allah verdiği sözleri hiçbir zaman değiştirmez. Daha önceden bir vaadi değiştirip daha sonra başka bir şey vaad etmez. Benzer şekilde Kuran’da Allah söylediği bir şeyi daha sonradan başka bir ayetle değiştirmemiştir. Nesh konusu son derece yanlış anlaşılan ve bu yönde kullanılan bir konudur. Bu konuya delil olarak kullanılan Nahl suresinin 101. ayetindeki bir kelime yanlış meallendirilip bu yöndeki yorumlarda kullanılmaktadır. Bu ayetteki manayı daha iyi anlayabilmek için “ayet” kelimesinin karşılığını tam olarak vermemiz gerekir. Ayet kelime anlamı olarak “ delil, mucize” anlamına gelir Kuran ayetleri de Allah’ın delilleri olduğu için bu kelimeyle ifade edilir. Kuran’da ayet ve bunun çoğulu olan ayetler (ayat) kelimesinin farklı kullanımları vardır. Tekil ayet kelimesi Kuran boyunca mucize, delil anlamlarında kullanılır. Örneğin: Andolsun, biz Musa'ya apaçık dokuz ayet (mucize) vermiştik; işte İsrailoğullarına sor; onlara geldiği zaman Firavun ona: "Gerçekten ben seni büyülenmiş sanıyorum" demişti (17 İsra Suresi, 101) "Elini koltuğuna sok, bir hastalık olmadan, başka bir mucize (ayet) olarak bembeyaz bir durumda çıksın." (20 Taha Suresi,22) (Musa) Ona büyük mucizeyi (ayeti) gösterdi.Fakat o, yalanladı ve isyan etti.( 79 Naziat Suresi, 20- 21) Bu şekilde Kuran’da geçen tüm tekil ayet kelimesi mucize delil anlamında olup, hiç birisi Kuran ayetleri anlamında kullanılmaz. Çoğul ayetler ( ayat) kelimesi ise Kuran’da Kuran ayetleri anlamında kullanılır. "İnkâr edip de ayetlerimizi yalanlayanlar ise; onlar, ateşin halkıdırlar ve orada süresiz kalacaklardır." (2 Bakara Suresi, 39) Yanınızda olan (Tevrat)ı, doğrulayıcı olarak indirdiğime (Kur'an'a) iman edin; onu inkâr edenlerin ilki siz olmayın ve ayetlerimizi az bir değer karşılığında değişmeyin. Ve yalnızca benden korkun. ( 2 Bakara Suresi, 41) Ona ayetlerimiz okunduğu zaman: "Geçmişlerin masallarıdır" dedi. ( 83 Mutafiffin Suresi, 41) Bu örnekleri de çoğaltabiliriz. Bu ayetlerden de görülebileceği gibi çoğul ayetler kelimesi Kuran ayetleri olarak kullanılmaktadır. Şimdi ayet ve ayetler ( ayat) kelimelerinin bu anlamlarıyla nahl suresinin 101. ayetine bakarsak, konu daha iyi anlaşılacaktır. Biz bir delili (ayeti), bir (başka) delilin (ayetin) yeriyle değiştirdiğimiz zaman, -Allah neyi indirdiğini daha iyi bilir.- “Sen yalnızca iftira edicisin" dediler. Hayır, onların çoğu bilmezler. ( 16 Nahl Suresi, 101) Bu ayette Allah kendi varlığının gösteren bir delil verdiğini daha sonra gönderdiği başka bir delille yada mucize ile bunu değiştirdiğini söylemektedir. 102 ayet okunduğunda ise bu delilin yada mucizenin ne olduğu anlaşılacaktır. De ki: "İman edenleri sağlamlaştırmak, müslümanlara bir müjde ve hidayet olmak üzere, onu (Kur'an'ı) hak olarak Rabbinden Ruhu'l-Kudüs indirmiştir." ( 16 Nahl Suresi, 102) Burada verilen delil Kuran’dır. Allah geçmiş kitapların yerine Kuran’ı vermiştir. Yani ayetler arasında bir değişiklik değil, aksine Kuran’ın önceki kitapların yerine gönderilmesinden söz edilmektedir. Dolayısıyla Kuran’da ne birbirinin hükmünü kaldıran bir ayet vardır, nede böyle bir durumun olduğunu söyleyen bir Kuran ayeti bulunmaktadır. İçki konusu: Nesih konusuna delil olarak gösterilmeye çalışılan iddialardan birisi içki hakkındadır. İçki hakkındaki bazı ayetlerden yola çıkarak bazı ayetlerin diğer ayetlerin hükmünü kaldırdığı iddia edilir oysa durum böyle değildir. Şimdi bu konudaki ayetlere bakalım: Hurmalıkların ve üzümlüklerin meyvelerinden kurdukları çardaklarda hem sarhoşluk verici içki, hem güzel bir rızık edinmektesiniz. Şüphesiz aklını kullanabilen bir topluluk için, gerçekten bunda bir ayet vardır. (16 Nahl Suresi, 67) Nahl suresindeki bu ayette bir durum tespiti vardır. Meyvelerden hem sarhoşluk veren şeyler üretildiğinden hem de güzel rızk üretildiğinden söz edilmektedir. İçki içmek helaldir diye bir ifade yoktur. Sadece bir durum tespiti söz konusudur. Sana içkiyi ve kumarı sorarlar. De ki: "Onlarda hem büyük günah, hem insanlar için (bazı) yararlar vardır. Ama günahları yararlarından daha büyüktür." Ve sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki: "İhtiyaçtan artakalanı." Böylece Allah, size ayetlerini açıklar; umulur ki düşünürsünüz; (2 Bakara Suresi, 219) Bakara suresindeki bu ayette de içkinin ( Şarap ve sarhoşluk) bazı faydaları olabileceğini fakat günahının yararından daha fazla olduğu bildirilmektedir Yani kısmen kısıtlama söz konusu değildir. Tümüyle yasak olduğu bu ayette açıkça ifade edilmektedir. Ey iman edenler, sarhoş iken, ne dediğinizi bilinceye ve cünüp iken de -yolculukta olmanız hariç- gusül edinceye kadar namaza yaklaşmayın. Eğer hasta veya yolculukta iseniz ya da biriniz ayak yolundan (hacet yerinden) gelmişseniz yahut kadınlara dokunmuş da su bulamamışsanız, bu durumda, temiz bir toprakla teyemmüm edin, (hafifçe) yüzlerinize ve ellerinize sürün. Şüphesiz, Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. (4 Nisa Suresi, 43) Nisa suresindeki bu ayette ise içkili durumda olan bir insanın nasıl namaz kılabileceği anlatılmaktadır. Bir insan içki içebilir, sarhoş olabilir bu haramdır fakat böyle olması onun namaz kılmayacağı anlamına gelmez. Bir insan bu haramı işlese de, ibadetlerini nasıl yapacağı anlatılmaktadır. Bu ayette sarhoş olan bir kişinin eğer namaz kılmak isterse kendini bilene kadar namaza yaklaşmamasını emreder. Yoksa içkinin helal kılınması diye bir şey söz konusu değildir. Ey iman edenler, içki, kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak şeytanın işlerinden olan pisliklerdir. Öyleyse bun(lar)dan kaçının; umulur ki kurtuluşa erersiniz. ( 5 Maide Suresi,90) Bu ayette de açıkça içkinin haram olduğu ifade edilir. Sonuç olarak bu ayetlerin hiçbiri diğeriyle çelişmediği gibi, hiç biri diğerinin hükmünü ortadan kaldırmaz. Aksine birbirini tamamlayan ayetlerdir. Nesihe delil olarak gösterilmeye çalışılan tüm ayetler bu şekilde açıklanması çok basit olan ayetlerdir. 14-Bir Müslüman kaç kişiye eşittir? Enfal suresindeki iki farkı ayette sabreden kişilerin kafirlerden farkı sayılarda kişileri yenebileceğini söylemektedir. İki ayette farklı oranların söylenmesinden yola çıkarak bu iki ayet arasında bir çelişki olduğu iddia edilmektedir. Fakat ayetler dikkatli olarak okunursa iki ayet arasında bazı farklılıktan dolayı bu farklı oranların söylendiği anlaşılacaktır. Bu konudaki iddialara delil olarak kullanılan iki ayet şöyledir: Ey Peygamber, mü'minleri savaşa karşı hazırlayıp-teşvik et. Eğer içinizde sabreden yirmi (kişi) bulunursa, iki yüz (kişiyi) mağlub edebilirler. Ve eğer içinizden yüz (sabırlı kişi) bulunursa, kâfirlerden binini yener. Çünkü onlar (gerçeği) kavramayan bir topluluktur. ( 8 Enfal Suresi, 65) Şimdi, Allah sizden (yükü nüzü) hafifletti ve sizde bir za'f olduğunu bildi. Sizden yüz sabırlı (kişi) bulunursa, (onların) iki yüzünü bozguna uğratır; eğer sizden bin (kişi) olursa, Allah'ın izniyle (onların) iki binini yener. Allah, sabredenlerle beraberdir. ( 8 Enfal Suresi, 66) İki ayet dikkatli okunduğunda farklı iki durumdan söz edildiği anlaşılacaktır. 65.ayette bir Müslüman kişi inkar eden 10 kişiye bedel olduğu bildirilmektedir. Bu kişilerin zaafsız olmaları halinde bu oran geçerlidir. Fakat 66. ayette ise zaaf halinde olanlar için farklı bir durum bildirilir. Zaaf halinde olan yüz kişinin, iki yüz kişiyi yeneceği bildirilir. İki ayet arasında bir çelişki yada bir birinin hükmünü kaldırması diye bir şey söz konusu değildir. Zaaf olmaması durumunda 65. ayetteki hükümler geçerli iken, zaaf durumunda ise 66. ayetteki hükümler geçerlidir. Burada dikkat edilecek bir diğer nokta da66. ayette söylenen bildi ifadesi zamanla öğrenerek bildi anlamında değildir. Allah için böyle bir şey söz konusu değildir. Allah ilk andan itibaren her şeyi bilir. Allah insanlar ilk yaratıldığı an her şeyi bilmiştir. İlk ayette normal durumda zaafsız olanların durumunu açıklarken, daha sonradan zaafta olma durumunu bildiği için onlar içinde ayrı bir oran bildirmiştir. 15-Allah sadece dilediğini mi doğru yola iletir? Allah dilediğini hidayete ulaştırır dilediğini ise saptırabilir. Her şey onun kudret eli altındadır. her şeyi yapabilecek güce sahip olması, her şeyi yaptığı anlamına gelmez. Biz hiç bir elçiyi, kendi kavminin dilinden başkasıyla göndermedik ki, onlara apaçık anlatsın. Böylece Allah, dilediğini şaşırtıp saptırır, dilediğini hidayete erdirir. O, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir. ( 14 İbrahim Suresi, 4) İbrahim suresindeki bu ayette açıkça Allah dilediğini saptırıp dilediğini de doğru yola iletebileceğini söylemektedir. Fakat aynı zamanda Allah kimseye haksızlıkta yapmaz. Onun sıfatlarından birisi de adil olmasıdır. Allah’ın insanları saptırmasıyla ilgili ayetlere bakılırsa, bu insanların sapmayı istedikleri ve inkarda oldukları görülecektir. Allah sapmayı isteyene bu yönde sapkınlığını arttırmaktadır. De ki: "Sizin şirk koştuklarınızdan hakka ulaştırabilecek var mı?" De ki: "Hakka ulaştıracak Allah'tır. Öyleyse, hakka ulaştıran mı uyulmaya daha hak sahibidir, yoksa doğru yola ulaştırılmadıkça kendisi hidayete ulaşmayan mı? Ne oluyor size? Nasıl hükmediyorsunuz?" ( 10 Yunus Suresi, 35) Bu ayette görüleceği gibi burada şirk koşanlardan söz edilmektedir. Bunlar şirk içindedirler. Allah böyle sapmak isteyeni de sapkınlığını arttırır. Onlara hidayet vermez. Bu konuyla ilgili ayetlerin tümüne bakıldığında bu mantık görülecektir. Allah sapmak isteyenin sapkınlığını arttırır, iman etmek isteyenin ise hidayetini arttırır. Örneğin bir kişi kalben bir samimiyetle Allah’a yönelmek isterse, Allah onun bu isteğine karşılık verir. Onun kalbini İslam’a açar. Bu açıdan kalpler Allah’ın elindedir. Bir kişi kendisi istese de bunu yapamaz, ama hidayet veren (hadi) olan Allah bunu yapar. Aynı şekilde birisi sapmak istediğinde onun sapmasını yine Allah sağlar. Bunun adalet içinde olduğunun düşünülmesi çok önemlidir. Allah insanlar arasında adaletle hükmeder. İstese herkesi iman eden yada inkar eden yapabilir. Bu güç onun elindedir. Bu güce sahip olması adaletle hükmetmeyeceği anlamına gelmez. 16- Hıristiyanların ve Yahudilerin hali ne olacak? Onlarda cennete gidebilecekler mi? Hıristiyan ve Yahudilerle ilgili ayetlerdeki ifadeler arasında bir çelişki olduğu iddia edilmektedir. Bazı ayetler de Yahudi ve Hıristiyanlardan bazıları övülürken, bazı ayetlerde ise eleştirilmektedir. Bu ayetlerde geçen ifadeler metnin genel akışından koparılarak yorumlandığında yanlış sonuçlara ulaşılmaktadır. Oysa bu ayetler konu bütünlüğü için de değerlendirilse ortada hiçbir çelişki olmayacağı görülecektir. Her şeyden önce bilinmesi gereken gerçek , Allah katında dinin İslam olduğudur: Kim İslam'dan başka bir din ararsa asla ondan kabul edilmez. O, ahirette de kayba uğrayanlardandır. ( Ali İmran Suresi, 5) İslam kelimesi özel bir isim olmasının yanında bir sıfattır. Allah’a teslim olmak anlamına gelir. Yukarıda ki ayette bu gerçek bildirilmektedir. Allah’tan başkasına teslim olunan, çok tanrılı dinler bu ayette açıkça reddedilir. Allah daha öncede bir çok elçi ve kitap göndermiştir. Bunlarda da Allah’a teslim olmaya insanlar çağrılmışlardır. İslam dini ve bu sıfat sadece peygamberimize ait biri din ve sıfat değildir. Tüm peygamberler ve onlara uyanlarda Müslümandırlar. İyilik yaparak kendini Allah'a teslim ( Isleme, İslam olan) eden ve hanif (tevhidi) olan İbrahim'in dinine uyandan daha güzel din'li kimdir? Allah, İbrahim'i dost edinmiştir. ( 4 Nisa Suresi , 125) Bu açıdan tarih boyunca farklı isimlerde dinlere insanlar iman etmiş olsalar da, bir çok kendini Allah’a teslim eden ( İslam olan) insan olmuştur. Bu açıdan Allah onların yaptıkları iyiliğin karşılığını mutlaka verecektir: Şüphesiz, iman edenler(le) yahudiler, hristiyanlar ve sabiiler(den kim) Allah'a ve ahiret gününe iman eder ve salih amellerde bulunursa, artık onların Allah katında ecirleri vardır. Onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır. ( 2 Bakara Suresi, 62) Gerçek şu ki, iman edenlerle yahudiler, sabiîler ve hristiyanlardan Allah'a, ahiret gününe inanan ve salih amellerde bulunanlar; onlar için korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır. ( 5 Maide Suresi, 69) Fakat bunların içinden Allah’a teslim olmayan, onun yanında başka ilahlar kabul edenler ise açıkça inkara düşmüşlerdir. Bunlar da kendi yaptıklarının karşılığını hesap günü göreceklerdir. Bu gerçekte ayette şöyle vurgulanır: Andolsun, "Şüphesiz Allah, Meryem oğlu Mesih'tir" diyenler küfre düşmüştür. Oysa Mesih'in dediği (şudur:) "Ey İsrailoğulları, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a ibadet edin. Çünkü O, kendisine ortak koşana şüphesiz cenneti haram kılmıştır, onun barınma yeri ateştir. Zulmedenlere yardımcı yoktur." ( 5 Maide Suresi, 72) Yahudiler: "Üzeyir Allah'ın oğludur" dediler; hristiyanlar da: "Mesih Allah'ın oğludur" dediler. Bu, onların ağızlarıyla söylemeleridir; onlar, bundan önceki inkâr edenlerin sözlerini taklid ediyorlar. Allah onları kahretsin; nasıl da çevriliyorlar? ( 9 Tövbe Suresi, 30) Sonuç olarak iki grup ayet arasında bir çelişki yoktur. Yanlış kavramlar üzerinden yorumlar yapıldığı için ulaşılan sonuçlar da yanlış olmuştur. Allah’a teslim tarih boyunca bir çok farklı dinden insanlar olmuştur. Örneğin Hz. İsa’ya uyan havariler Allah ve onun peygamberine iman etmişlerdir. Allah onların yaptıkları Salih amellerin karşılığını verecektir. Fakat bunun yanında Hz. İsa’yı ilah yerine koyan ve ona tapanlarda olmuştur. Bunların karşılığını da Allah verecektir. Ayetlerde de bu gerçekler anlatılmaktadır. Görüldüğü gibi Kuran’da bu konu son derece açık ve çelişkisiz şekilde anlatılmıştır. 17-Cennetin genişliği ne kadardır? Bu iddiaya delil olarak kullanılan ayetlere ilk başta bakalım: 3/133- Rabbinizden olan mağfiret ve eni göklerle yer kadar olan cennete (kavuşmak için) yarışın; o, muttakiler için hazırlanmıştır. (3 Ali İmran Suresi, 133) Rabbinizden olan bir mağfirete ve cennete (kavuşmak için) 'çaba gösterip-yarışın,' ki (o cennet) genişliği gök ile yerin genişliği gibi olup Allah'a ve Resûlü’ne iman edenler için hazırlanmıştır. İşte bu, Allah'ın fazlıdır ki, onu dilediğine verir. Allah büyük fazl sahibidir. ( 57 Hadid Suresi, 21) Cennet mekan olarak tek bir yer değildir. Kuran’da birden fazla cennet olduğundan söz edilir: Rabbin makamından korkan kimse için ise iki cennet vardır. ( 55 Rahman Suresi, 46) Bu-ikisinin ötesinde iki cennet daha var. ( 55 Rahman Suresi, 62) Görüldüğü gibi bir den farklı cennetlerden söz edilir. Bu cennetlerin farklı özelliklerinden rahman suresinde de söz edilir. Ali İmran ve Hadid suresinde geçen cennet kelimelerinin bir özelliği vardır. Bu özellik Arapça dilinin bir özelliğidir. Bu ayetlerde geçen cennet kelimesi “Cennetin” ikisinde de aynıdır. Bu kelime belirli bir cenneti ifade etmez. Böyle olması için “El cennet” kelimesi kullanılması gerekir. Burada kullanılan kelimenin karşılığı herhangi bir cennet demektir. Yani yukarıdaki ayetlerde anlatılan bu cennetlerden herhangi birisinin özellikleridir. Birisinde farklı özellik varken, diğerinde farklı bir özellik vardır. 18-Allah’a ve ahiret gününe inanmayanlarla savaşmak mı lazım yoksa onları affetmek mi lazım? Kuran’daki savaş ile ilgili ayetler inkarcılar tarafından kasıtlı olarak çarpıtılıp kullanılmaya çalışılmaktadır. Ayetlerdeki ifadeler metnin ana akışından koparılarak farklı anlamlara çekilmeye çalışılmakta ve konu tümüyle farklı şekilde yorumlanmaktadır. Oysa bu ayetler Kuran’ın genel mantığı ve konunun akışına göre değerlendirilse durum daha net anlaşılacaktır. Tövbe suresinde ki ayet şöyledir: Kendilerine kitap verilenlerden, Allah'a ve ahiret gününe inanmayan, Allah'ın ve Resûlü’nün haram kıldığını haram tanımayan ve hak dini (İslam'ı) din edinmeyenlerle, küçük düşürülüp cizyeyi kendi elleriyle verinceye kadar savaşın. ( 9 Tövbe Suresi, 29) Ayetteki ifadeye dikkat edilirse burada savaşmanın emredildiği insanlar tüm kitap ehli değildir. Bunlar kitap verilenlerden bir gruptur. Bunlarla savaşmak istenmesinin nedeni yine onları Müslümanlarla savaşmalarından dolayıdır. Eğer tövbe suresi başından itibaren okunursa konu anlaşılacaktır. Savaş ile ilgili ayetler Kuranın bütünlüğü içinde değerlendirmek lazımdır. Bu iddiaların aksine Kuran’a göre savaş savunma amaçlı yapılmalıdır. Başka insanların topraklarını fetih etmek için yapılan savaş Kuran’a göre dini bir savaş olamaz. Tarih boyunca fetih amaçlı İslam devletleri bazı savaş yapmış olabilir. Fakat bunlar dini savaşlar değil, siyasi savaşlardır. Allah bu tarz bir savaşı yasaklamaktadır. Bakara suresinde şöyle buyrulmaktadır: Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda savaşın, (ancak) aşırı gitmeyin. Elbette Allah aşırı gidenleri sevmez.Onları, bulduğunuz yerde öldürün ve sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne, öldürmekten beterdir. Onlar, size karşı savaşıncaya kadar siz, Mescid-i Haram yanında onlarla savaşmayın. Sizinle savaşırlarsa siz de onlarla savaşın. Kafirlerin cezası işte böyledir. Onlar, (savaşa) son verirlerse (siz de son verin); şüphesiz Allah, bağışlayandır esirgeyendir. ( 2 Bakara Suresi, 190/192) Bu ayetlerden anlaşıldığı gibi savaş ancak savaşanlara karşı yapılır. Üstelik bu savaşta aşırılığa gidilmemesi için Allah inananları uyarmaktadır. Savaş esnasında karşı taraf savaşa son verip aman dilerse, Müslümanlar buna uyar ve savaşa son verirler. Kuran’da savaş ancak savunma amaçlı olduğunu yukarıdaki ayetlerde görmüştük. Bunun dışında saldırı olduğunda ise Allah Müslümanların bu saldırganlığa karşı cevap vermelerini ve tüm güçleriyle bu mütecavizlerle savaşmalarını ister. Tövbe Suresindeki ayetler şöyledir: Yeminlerini bozan, elçiyi (yurdundan) sürmeye çabalayan ve sizinle ilk defa (savaşa) başlayan bir toplulukla savaşmaz mısınız? Korkuyor musunuz onlardan? Eğer inanıyorsanız, kendisinden korkmanıza Allah daha layıktır. Onlarla çarpışınız. Allah, onları sizin ellerinizle azarlandırsın, hor ve aşağılık kılsın ve onlara karşı size zafer versin, mü'minler topluluğunun göğsünü şifaya kavuştursun. Ve kalplerindeki öfkeyi gidersin. Allah dilediğinin tövbesini kabul eder. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. ( 9 Tövbe Suresi, 13/15) Savaşta kararlı ve güçlü olmak hem savaşın daha çabuk bitmesini sağlayacak, hem de muhtemel savaşlar için caydırıcı bir örnek oluşturacağı açıktır. Saldırganlara karşılık vermek ve onları bu hareketlerine pişman etmek sonuçta barışı korumak için en doğru yol olacaktır. Bunun dışında yine Allah Müslümanlardan zayıf bırakılmış, eziyet gören, muhtaç insanlar için yine onları koruma amaçlı savaşa izin vermektedir: Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: "Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize katından bir veli (koruyucu sahip) gönder, bize katından bir yardım eden yolla" diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz? ( 4 Nisa Suresi, 75) Bu tür bir savaşta şiddetten değil aksine merhametten doğmaktadır. Zalimliğe karşı İslam mazlumu, kuşatıcı ve koruyucu olunmasını inananlara öğütler. Barış durumunda ise Allah İman edenlerden iyiliği ve adaleti ister. Burada amaç savaşa karşı barışın korunup muhafaza edilmesidir: Allah, sizinle din konusunda savaşmayan, sizi yurtlarınızdan sürüp-çıkarmayanlara iyilik yapmanızdan ve onlara adaletli davranmanızdan sizi sakındırmaz. Çünkü Allah, adalet yapanları sever. ( 60 Mümtehine Suresi, 8) Karşınızdaki grup hangi dinden olursa olsun eğer barış içinde yaşamak istiyorsa, bunlara karşı inananların yaklaşımı Kuran’a göre sadece dostane bir yaklaşım olabilir. 19-Melekler Allah’a itaatsizlik ederler mi? Nahl suresinin 49. ayetinde meleklerin Allah itaat ettiklerinden söz edilir. Bakara suresinin 34. ayetinde ise İblisin büyüklenerek inkar edenlerden olduğu bildirilir. Bu iddiaya göre iki ayet arasında bir çelişki vardır. İblis’i melekler içinden bir varlık olarak kabul edilerek bu iddia da bulunulsa da gerçek böyle değildir. Bu iddiaya konu olan ayetler şöyledir: Göklerde ve yerde olan ne varsa, canlılar ve melekler Allah'a secde ederler ve onlar büyüklük taslamazlar. ( 16 Nahl Suresi, 49) Ve meleklere: "Adem’e secde edin" dedik. İblis hariç (hepsi) secde ettiler. O ise, diretti ve kibirlendi, (böylece) kafirlerden oldu. ( 2 Bakara Suresi, 34) Bakara suresindeki İblis hariç hepsi secde etti ifadesinden yola çıkarak İblis’in ilk başta melekler içinde olduğu iddia edilmektedir. Oysa İblis melekler içinde değildir.Melekler secde ederken İbliste aynı ortamdadır, fakat o melekler gibi secde etmemiştir. İblis’in meleklerin içinden olmadığı Kehf suresindeki bir ayette şöyle bildirilir: Hani meleklere: "Adem'e secde edin" demiştik; İblis'in dışında (diğerleri) secde etmişlerdi. O cinlerdendi, böylelikle Rabbinin emrinden dışarı çıkmıştı. Bu durumda Beni bırakıp onu ve onun soyunu veliler mi edineceksiniz? Oysa onlar sizin düşmanlarınızdır. (Bu,) Zalimler için ne kadar kötü bir (tercih) değiştirmedir. ( 18 Kehf Suresi, 50) 20-İnsan neyden yaratılmıştır? İnsanın yaratılışı hakkında bir çok ayet vardır. Bu ayetlerde Allah insanın farklı şeylerden yaratıldığını ifade etmektedir. Bazılarında insanın topraktan bazılarında kuru balçıktan bazılarında sudan bazılarında ise alaktan yaratıldığı ifade edilmektedir. Bu farklı ifadelerin olması, bir çelişki gibi gösterilmeye çalışılsa da, burada bir çelişki yoktur. Bu farklı anlatımların hepsi gerçeği ifade etmektedir. İnsanın yaratılışı farklı adımlarda ve farklı safhalar içinde olmuştur. Bu safhaların farklılığından dolayı ayetler de bu adımlar farklı farklı ifade edilmiştir. Şimdi ayetlere teker teker bakalım: Adem’in ilk yaratılışı temel olarak topraktandır. Şüphesiz, Allah katında İsa'nın durumu, Adem'in durumu gibidir. Onu topraktan yarattı, sonra ona "ol" demesiyle o da hemen oluverdi. ( 3 Ali İmran Suresi, 59) Allah ademi ilk başta toprağı kullanarak yapmıştır. İnsanda var olan tüm atomlar toprakta da vardır. Allah toprağı kullanırken insanın belli bir şekilde planlamış ve bir suret vermiştir. Bu safhada yine toprak kökenli olan onun su ile karışımı olan balçığı kullanmış ve bu daha sonra bir ısı etkisi altında kurutulmuştur. Temel olarak köken topraktır, bu toprak balçık halinde insan olarak biçimlendirilip kurutulmuştur. Bu diğer bir safhadır: 15/28- Hani Rabbin meleklere demişti: "Ben, kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan bir beşer yaratacağım." ( 15 Hicr Suresi, 28) Adem’in yaratılışının dışında genel olarak insanın ayrı bir yaratılışı vardır. Bu yaratılışın başlangıcı ise rahimlere dökülen menidir. Ayetlerde ifade edilen insanın bu yaratılışıdır. Allah sizi topraktan yarattı, sonra bir damla meniden (nutfeden). Sonra da sizi çift çift kıldı. O'nun bilgisi olmaksızın, hiç bir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz da. Ömür sürene, ömür verilmesi ve onun ömründen kısaltılması da mutlaka bir kitapta (yazılı)dır. Gerçekten bu, Allah'a göre kolaydır. ( 35 Fatır Suresi, 11) Meryem suresindeki ayette ise ortada hiç bir şey yokken insanın bu şekilde gözle görülmeyecek kadar küçük sperm ve yumurta hücrelerinden yaratmasından dolayı, “önceden hiç bir şey değilken ifadesini kullanmaktadır: İnsan önceden, hiç bir şey değilken, gerçekten bizim onu yaratmış bulunduğumuzu (hiç) düşünmüyor mu? ( 19 Meryem Suresi, 67) Gerçekten ortada bir insan yokken Allah mucizevi bir plan içinde insanı yaratmıştır. Meninin sperm ile birleşimsiyle anne karnında alak ( cenin ) oluşmaktadır. Bu da insanın yaratılışındaki diğer bir safhadır. İnsanlar bu safhadan geçerek yaratılırlar. Yaratan Rabbin adıyla oku. O, insanı bir alak'tan yarattı ( Alak Suresi, 1/2) Sonuç olarak insanın ve Ademi yaratılışında geçirdiği safhalar düşünüldüğünde yukarıda bildirilen ayetlerin hepsinin bir gerçekliği ifade ettiği ve kesinlikle aralarında bir çelişki olmadığı açıkça görülmektedir. 21- Kuran ayetlerinde bildirilen miras paylaşımın da bir hata var? Bu iddiayı öne sürenler bir örnek verirler ve bu örnekten yola çıkarak Kuran’da bir hata olduğunu iddia ederler. Örnek şöyledir. Bir kişi ölür. Mirasçı olarak 3 kızı, anne babası ve karısı kalır. Bunlar nasıl mirası bölüşürler? Ayette bildirilen oranlardan yola çıkılarak bir hesaplama yapılmakta ve toplam oranların 1.25 olduğu yani 1 den büyük olduğu iddia edilmektedir. Bu da matematiksel olarak bir hesap hatası olduğunu ortaya koyar. Fakat konu yakından incelendiğinde yapılan hesaplamada bir hata yapıldığı görülecektir. Bu konuyla ilgili tarafların mirastan alacakları oranlar Nisa suresinin 11 ve 12. ayetlerinde anlatılmaktadır: Çocuklarınız konusunda Allah, erkeğe iki dişinin hissesi kadar tavsiye eder. Eğer onlar ikiden çok kadın ise (ölünün) geride bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Kadın (veya kız) bir tek ise, bu durumda yarısı onundur. (Ölenin) Bir çocuğu varsa, geriye bıraktığından anne ve babadan her biri için altıda bir, çocuğu olmayıp da anne ve baba ona mirasçı ise, bu durumda annesi için üçte bir vardır. Onun kardeşleri varsa o zaman annesi için altıda bir'dir. (Ancak bu hükümler, ölenin) Ettiği vasiyet veya (varsa) borcun düşülmesinden sonradır. Babalarınız, oğullarınız, onların hangilerinin yarar bakımından size daha yakın olduğunu bilmezsiniz. (Bunlar) Allah'tan bir farzdır. Şüphesiz Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibi olandır. ( 4 Nisa Suresi, 11) Eşlerinizin, eğer çocukları yoksa, geride bıraktıklarının yarısı sizindir. Şayet çocukları varsa, -onunla yapacakları vasiyetten ya da (ayıracakları) borçtan sonra- bu durumda bıraktıklarının dörtte biri sizindir. Sizin çocuğunuz yoksa, geriye bıraktıklarınızdan dörtte biri onların (kadınlarınızın)dır. Eğer sizin çocuğunuz varsa geriye bıraktıklarınızdan sekizde biri onların (kadınlarınızın)dır. (Yine bu hükümler,) Edeceğiniz vasiyet veya (varsa) borcun düşülmesinden sonradır. Mirası aranan erkek ya da kadın, çocuğu ve babası olmayan bir kimse olup erkek veya kız kardeşi bulunursa onlardan her biri için altıda bir vardır. Eğer bundan fazla iseler, bu durumda -kendisiyle yapılan vasiyette ya da (varsa) borçtan sonra- üçte bir'de -zarara uğratılmaksızın onlara ortaktırlar. (Bu size) Allah'tan bir vasiyettir, Allah, bilendir, (kullara) yumuşak olandır. ( 4 Nisa Suresi, 11) Çocuklar 3 kız olduğuna göre: Eğer onlar ikiden çok kadın ise (ölünün) geride bıraktığının üçte ikisi onlarındır.(4 Nisa Suresi,11) Alınan oran 2/3tür. Geride bir eş bıraktığına göre Eğer sizin çocuğunuz varsa geriye bıraktıklarınızdan sekizde biri onların (kadınlarınızın)dır. (4 Nisa Suresi, 12) Alınan oran 1/8 Anne babanın alacağı oran: Onların alacağı oran hesaplanırken bir hata yapılıyor. İki durumda anne baba mirastan hak sahibi oluyor: Bir çocuğu ( veledün) varsa, geriye bıraktığından anne ve babadan her biri için altıda bir, çocuğu olmayıp da anne ve baba ona mirasçı ise, bu durumda annesi için üçte bir vardır. (4 Nisa Suresi, 11) Şimdi ya ölenin bir çocuğu olması gerekir ya da ölenin geride bıraktığı çocuğu olmaması gerekir. Burada geride bırakılanın bir çocuk ( veledün) ifadesine dikkat edilmeli. Bu örneğimizde ikisi de değildir. 3 tane çocuk vardır. Bu durumda anne ve babanın mirastan hak alması söz konusu değildir. Böyle bu durumda anne babaya bir pay verileceği ayette söylenmez. açıklanan çocuksuz ve tek çocuklu olma durumlarıdır. Buna göre toplanırsa 2/3 +1/8=19/24 olur. Bundan sonra artan 5/24 lük hisse ise Nisa suresinin 8. ayetinde belirtilen kişiler arasında paylaşılır.: (Mirası) Bölüşme sırasında yakınlar, yetimler ve yoksullar da hazır olursa, onları ondan rızıklandırın ve onlara güzel (maruf) söz söyleyin. ( 4 Nisa Suresi, 8) Dolayısıyla bu miras paylaşımındaki oranlarda herhangi bir hesap hatası yoktur. Yapılan hata farklı durumlar için geçerli olan oranlara göre yanlış hesap yapılmasıdır. 22- Kuran’da güneşin suyu içinde battığı iddiası mı vardır? Kehf suresi 86. ayetindeki “onu kara çamurlu bir gözede batmakta ( Garabe) buldu,” ifadesinden yola çıkarak Kuran’da güneşin suyun içine battığını söylendiği iddia edilmektedir. Yine bu ayetlerdeki ifadenin dünyanın düz olduğu sonucunu çıkartmaktadırlar. Oysa diğer tüm iddialar gibi bunlar da doğru olmayan iddialardır. Bu eleştirilerdeki en büyük hata kelimelerin anlamlarını kavrayamamak ve anlayış eksikliğinden kaynaklanıyor. Bu gösterdiğiniz ayette iki yerde geçen ve türkçeye “batmak” olarak çevrilmiş iki kelime var. Bunlara bir daha bakalım: 18/86- Sonunda güneşin battığı ( mağrib) yere kadar ulaştı ve onu kara çamurlu bir gözede batmakta ( Garabe) buldu, yanında bir kavim gördü. Yukarıdaki ayette güneşin suyun içine batıyormuş gibi bir ifade olduğunu iddia ediliyor. Şimdi “güneşin batması” ile, “bir şeyin suda batması” türkçede aynı kelime olabilir, fakat bu kelimeler arapçada ayrı kelimelerdir. Bu farkı bilmemesi veya karmaşadan yararlanmak istemesi bu son derece yanlış iddiada bulunmasına neden oluyor. Güneşin batması “Garebe” fiiliyle ifade edilir. Hatta bu kökten türeyen kelimeler türkçeye‘de geçmiştir. Örneğin “garb” ya da “mağrib” aynı kökten türeyen kelimelerdir, “batı” (yön) anlamlarına gelir. Bir nesnenin suda batması ise “gareke” fiilidir ve “garabe” den farklı bir fiildir. Bu kelime de aslında türkçeye geçmiştir. Suya gark oldu derken bu fiili kullanırız. Kuran’da, da bir şeyin suyun içine batması anlamında bu kelime kullanılır, mesela Kehf suresinde: 18/71- …. "İçindekilerini batırmak ( garake) için mi onu deldin?..... denmektedir Şimdi güneşin batmasıyla, bir şeyin suda batmasının türkçede batmak fiiliyle kullanıldığını, arapçada ise farklı kelimeler olduğunu anladık. Dolayısıyla Yukarıdaki ayette de güneşin suyun içinde bir cisim gibi batmasından bahsedilmesi söz konusu değildir. Bizim anladığımız (normal muhakemesi olanların anladığı) şekildeki güneşin batışıdır. Aslında buradaki batmak fiilini arapça karşılıklarını bilinmese bile yukarıdaki eleştirileri yapan arkadaşların anladığı gibi anlamak bir art niyet sonucudur. Acaba biri “ Ben dün deniz kıyısında gittim ve güneşin denizde batışını seyrettim” dese bundan siz güneşin suyun içine battığını mı anlarsınız? Ya da “güneş her sabah doğuyor” derken sen güneşin bir annesi var, her sabah bu anne doğum yapıp, güneşi doğurduğunu mu düşünüyorsunuz?:-) Zaten kelimelerin Arapça karşılıklarına baktığımızda konunun çok açık olduğu farkedilmiştir. Güneşin battığı yer olarak ayette geçen kelimenin orijinali “mağrib” kelimesidir. Bu kelime batıda bir yer anlamına gelir. Bu ifade batıda gidilecek en uzak yeri ifade etmektedir. Mesela Kuzey Afrika ülkesi Fas’a Araplar “Mağrip “ derler. Çünkü batı yönünde gittikleri bir yer olduğu için böyle isimlendirmişlerdir. Buradan da dünya düz anlamı nasıl çıkar anlamıyorum. Mesela günümüzde de türkçede ya da diğer dillerde benzer ifadeler kullanılır. Japonya bir uzak doğu ülkesidir (İngilizcede de türkçedekiyle aynı anlama gelen “Far East”). Doğu da gidilebilecek en uzak ülke Japonya’dır. Japonya’nın dünyanın en doğudaki ülke denmesi dünyanın düz olduğunu mu gösterir? SONUÇ: Bu çalışma boyunca Kuran’da çelişki olduğu iddialarına kısaca cevap vermeye çalıştım. Bu örneklerde de görüldüğü gibi çelişki iddiasında bulunan tüm sorularda, hiçbir çelişki yoktur. Bu Kuran’ın ilahi kitap olmasının bir özelliğidir. İnkar edenler bu tarz iddialarda bulunmaya çalışsalar da, ayetler üzerinde biraz düşünüldüğünde yada biraz araştırıldığında gerçek ortaya çıkmaktadır. Bu tarz iddialarla özellikle Kuran hakkında fazla bilgisi olmayan insanlar hedef alınmaya çalışılmaktadır. Basit kelime ve mantık oyunlarıyla gerçekte olmayan sonuçlara ulaşılmaya çalışılmaktadır. Fakat bu gayretler boşunadır. Kuran Allah katından gelmiş bir kitaptır. İçinde çelişki olmaması, sahip olduğu bilimsel ve toplumsal ayetler ile gerçeği bildiren Allah’ın sözleridir.. Kuran 1400 yıldan fazla bir süredir insanlar için bir hidayet rehberi olmuştur. Bundan sonra da olmaya devam edecektir. |